Ekonomide Rasyonellik Neyi Anlatır ?

Merkez Bankası belli periyotlarla Finansal İstikrar Raporları yayımlar. Bizim bu yazıda işimiz bu raporların içeriğinden uzun uzadıya bahsetmek olmayacak. Şimdilik sadece onu bir sıçrama tahtası olarak kullanıp başka ''mevzulara'' dalacağız.

Son Raporlarda da diğerleri gibi birtakım risk unsurları sıralanıyor, inceleniyor; bundan sonuçlar türetiliyor. Görece iyimser bir tablo çiziliyor. Yazılanlar, bir anlamda, uygulanan ekonomi politikalarının olumlu ve olumsuz sonuçlarının toplumda nasıl dağılacağını da anlamaya yarar. Ekonomi politikası otoriteleri hangi kısıtlar altında, neyin optimizasyonuyla ilgilenmektedir?


Türkiye'de bankacılık sektörü konuşulurken hemen bir kenara not edilip üzerinden atlanmaması gereken konuların başında ''vade uyumsuzluğu''nun geldiğini söylersek herhalde abartmış olmayız. TCMB'nin yaklaşık son bir yıldır uyguladığı ''makro ihtiyati politika'' çerçevesi bağlamında bu ve benzeri olguların daha fazla görünür olmaya başladığı aşikar.

Türk bankaları, Varlık ve Yükümlülüklerinin vadelerinin ayrışması sorunundan muzdariptir. Banka bilançolarının pasifinde yer alan, bankaların piyasaya olan borcunu gösteren mevduatların vadesi oldukça kısa; buna karşın piyasaya verilen ve banka aktifinde takip edilen kredilerin vadesi daha uzundur. Faiz oranlarının yükselmesi, kısa vadeli borç - uzun vadeli alacak makasının açılmasını tetikliyor. Söz konusu Bankalar, ayrıca Hazine'yi fonlamaya zorlandığı için de Varlık kalemleri arasında 'sıfır riskli' olduğu kabul edilen tahvillerin faiz riskiyle karşı karşıya. Merkez Bankasının 18 Mayıs tarihli son Finansal İstikrar Raporunda bu risk unsurlarına dikkat çekiliyor ama Banka bilançolarındaki bozulmanın sanıldığı kadar derin olmadığı da verilerle desteklenerek paylaşılıyor.


Mikro ölçekte yansıyan risklerin bir fay hattı boyunca birikmesinin görülmediğini düşünemeyiz. Zaten tüm bunlar yönetilebilir bir marjda kaldığı söylenerek belli oranda kabul ediliyor aslında. Hele Türkiye'nin en büyük veri tekeline sahip kurumlarından birinin bunu göremeyeceğini düşünmek zor. Peki o halde gerçekte olan nedir acaba? Kimi zaman bilinçle, kimi zaman hissiyatla, bazen el yordamıyla yapılanların genel ekonomik bağlamından koparılamayacağı bir ''yasa'' olarak karşımızda duruyor. Makroekonomik sürecin bağrında yeşeren yapısal unsurlar, bunun kendinde taşıdığı riskler, bir kalemde üzeri çizilip atılamayacak gerçekler olarak toplumsal hareketin güçlerini ve dolayısıyla bunların siyasal temsiliyetlerini belli başlı tercihlerle yüz yüze bırakmıştır.

Konumuz açık! ''Makro ihtiyati politikalar'' denilen, bir boyutuyla, makro ekonomik kaynak dağılımını ve bununla doğrudan ilişkili halde yaratılan toplam hasılanın bölüşümünü etkilemeye dönük ihtiyatlardır. Burada bir irrasyonellik aramadan önce her şeyin rasyonelliğinin kendi koşullarında yattığını düşünebilmeliyiz. Toplum, rasyonel hareket ettiğini düşünerek rasyonel hareket etmez. Önce düşünüp sonra hareket etmez; hareket halindeki bir bütün olarak düşünür ve kendi hareketine dinamik olarak kısa vadede yönler tayin etmeye çalışır.

Örneğin, politika faizinin işlevsizleştiği saptaması gerçeğin bir boyutunu gözler önüne sermeye yarayabilir. Ancak gerçek, çok boyutlu olduğu için gerçektir. O yüzden böyle bir tartışma bize gerçeği de anlatmaz aslında. Eğer tartışma, politika faizinin, salt ''politika faizi'' olması itibariyle, enflasyonla mücadelede olması gereken düzeyi üzerinden yürütülüyorsa, o zaman, tartışmanın şu yada bu tarafında yer almak rasyonel veya irrasyonel olmayı gerektirmez. Çünkü ekonomik süreç, teknik bir meseleye indirgendiği andan itibaren rasyonelliğin / irrasyonelliğin zeminini ortadan kaldırır. Rasyonellik / irrasyonellik ise kendisini ancak toplumsal bir zeminde yeniden üretebilir. Orası gerçek ekonomik ilişkilerin kök saldığı topraktır. Neyin rasyonel olup olmayacağına karar vermek toplumdaki kanlı canlı ekonomik aktörlerin işidir.

Merkez Bankası ve dolayısıyla Hükümetin son bir yılda yapmaya çalıştığı şeyi anlamaya çalışıyoruz. Burada politikanın rolü; politika faizi - piyasa faizi - enflasyon arasındaki farklı marjların düzeyini değiştirerek artığın dağılımını etkilemeye çalışmak olmuştur. Bunu sonuçtan giderek de anlayabiliriz. Örneğin, düzenleyici ve denetleyici kurumlarla eşgüdüm, kendiliğinden ortaya çıkmış değil. ''Finansal istikrar'' vurgusu - fiyat istikrarı özellikle değil, BDDK'nın para politikası yapım süreci üzerindeki özerkliğine de zemin hazırlamıştır. Merkez Bankası ve BDDK'ya yapılan yeni görevlendirmeler üzerine düşünürken göz önünde bulundurulması gereken bir konudur bu. Merkez'in sözde bağımsızlığı, BDDK'nın 'özerkliği' ile mi dengelenmiştir? Yazımız açısından bu konuyu paranteze alıyoruz ama burada da durmuyor, analizimi anlaşılabilir kılan bir yan unsur olarak bunu koruyoruz. Bu husus, önümüzdeki sürecin nasıl şekilleneceğine dair ipuçları barındırıyor olabilir.

Peki bundan sonra ne olacaktır..?

Yorumlar