Son yazımızı ekonomide sürecin ne yönde şekilleneceği sorusuyla bitirmiştik. O günden bu güne biraz zaman geçti. Geçtiğimiz günlerde, veri havuzumuzda, analiz yapabilmek için gerekli yeni şeylerin birikmeye başladığına tanık olduk. Gözümüze çarpan çeşitli açıklamalar ve alınan kararlar oldu. Kuşkusuz öne çıkan eğilimleri vurgulayan daha güçlü başka gözlemler de olacaktır, bizim gözümüzden kaçan. Bu yazıyı da naçizane bir davet olarak görmenizi istiyorum. Birlikte görmeye çalışmak daveti.
Önümüzdeki dönemde ekonomi politikalarının hangi temelde ve nasıl şekilleneceğine dair öne çıkan gelişmelerden bir tanesi kuşkusuz TCMB'nin Para Politikası Kurulu toplantısıydı. Uzun bir aradan sonra ilk kez Merkez'in alacağı karar bu denli tartışıldı; üzerine günlerce yazılıp çizildi, tartışma programlarının ana gündem maddesi haline getirildi. Sonunda Merkez'in kararı "haline" geldi ve %8,50 olan politika faizi %15'e yükseltildi.
Karar açıklanmadan önceki yazımızda "Ekonomide Rasyonellik Neyi Anlatır?" diye sormuş ve çeşitli eğilimlerin birbiriyle çatıştıkları ve dolayısıyla birleştikleri noktada bıraktıkları ayak izlerine odaklanmıştık. ( https://ozergorkem.blogspot.com/2023/06/ekonomide-rasyonellik-neyi-ifade-eder.html?m=1 ) Bu kararın, doğası gereği ekonomi politik olduğunu söylemiştik. Bu belirlenim, politika faizinin düzeyinin ne olması gerektiğini tartışmaktan ziyade bunun nasıl oluştuğunun, neden o düzeyde değil de bu düzeyde oluştuğunun mekanizmasının anlaşılması gerektiği sonucuna bizi götürüyordu. Nitekim çeşitli ekonomik aktörlerin (siyaset, sermaye örgütleri, her zaman gerçeğin en bulanık yansısını teorileştirmekle uğraşan Akademinin bile) zihninde yer eden birtakım "çözüm"ler dile gelmeye başladı.
Şimdi hep birlikte Merkez'in toplantısından yaklaşık bir hafta öncesine ışınlanalım: "Enflasyon şeytanıyla mücadele ve TL'ye güveni yeniden sağlamak birinci önceliğimiz. Ancak enflasyonla mücadelenin yolu TL'ye değer kazandırmaktan geçmiyor." Sahnede TÜSİAD YİK Başkanı Tuncay Özilhan duruyor. Onu her zamanki vakur tavrıyla konuşurken buluyoruz. Yalnız bu kez konuşmasının içeriği biraz farklı. Bir anlamda, TL'nin değersizleşmesini "değersizleştiren" sözlerdir bunlar. Daha da açarak söylersek; kurun hangi düzeyde olduğuyla değil, işlevinin ne olduğuyla ilgilenen sözlerdir. Özilhan, 2001 krizi sonrasında yaşanan aşırı değerli TL dönemini hatırlatarak, devamla: "Bu nedenle yurtdışından para girişi yaşanması halinde TL'de ortaya çıkması muhtemel değerlenmenin önünü almak ve döviz akışını piyasada bırakmak yerine zaten zayıflamış olan Merkez Bankası rezervlerini tahkim etmek gerekiyor. Ana hedef enflasyonla mücadele olurken, sıkı para politikası tercihleri büyümede arzu edilmeyen bir yavaşlamaya ve yaşam standartlarında bozulmaya yol açmamalı. Burada maliye politikası devreye girmeli."
Özilhan'ın söyledikleri TÜSİAD'ın resmi söylemi olarak kabul edilmelidir.
Ekonomiyi resesyona sokarak işsizlik yaratacak ölçüde yüksek bir faiz politikasının karşısında durulduğu açıklanmaktadır. İşsizlik ve enflasyon arasındaki ilişki de sorgulanıyor. Enflasyonu düşürmek için işsizlik yaratmak gerektiği düşüncesi bir ölçüde zedeleniyor. Aynı akıl yürütmenin bir uzantısı da ücretler ile enflasyon arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğunu varsaymaktır. Dolayısıyla iki makroekonomik değişken arasında "ödünleşme" ilişkisinin sorgulanacağı bir aralık yaratmak, söyleyenin niyetinden bağımsız şekilde, başka ideolojik aralıklar oluşturmak anlamına gelmektedir. Burası, bizi, ayrıca incelenmesi gereken bir noktaya sürükler. O nedenle bu noktadan öteye yazımızın kapsama alanı nedeniyle şimdilik geç(e)miyoruz.
Önerilen ve Hükümet tarafından uygulamaya geçirilenin sıkı para - gevşek maliye politikası olduğu anlaşılıyor. Maliye politikası 'çözümü' geliştiriliyor. Ancak bu yol adımlanırken, uzun dönem makroekonomik denge arayışı yönelime damgasını vuruyor gibi görünmektedir. "Politika" çerçevesi, kısa dönemin bağlayıcılığından sıyrılarak bize bir "şey" anlatmaya çalışıyor. Sermaye ve Hükümet çevreleri, bu noktaya ister bilinçle gelmiş ister koşulların zorlamasıyla gelmiş olsun, ekonominin yapısal unsurlarına bu kez belli oranda "bilinçle" müdahale etmeyi gerektiren bir sürecin içinde yol yürüyorlar.
Dikkatinizi çekerim; TÜSİAD'ın açıklamalarında İktisadın Kâbesine yer yoktur! İşin doğrusu, bu "öğretilerin" biraz da kendisine mal edildiği yerden bahsediyoruz. Gerçeğin kendisiyle doğrudan ilişki kurmak yerine bulanık sudaki yansımasıyla ilişkilenmeyi tercih eden İktisatçılar, çoğunlukla da "Finansçılar" hala meseleyi ezberledikleri bir zeminden tartışmakta direnip bize farklı şeyler vaaz etmektedirler. Onlar Kâbesi olmayan bir bilim hayal edemezler.
Ekonomide hareket, teoriyi beklemez. Ancak ekonomik teori olmadan da ekonomik hareket olamaz. Nasıl ekonomik bilinç havada asılı duran şey olarak tahayyül edilemezse, ekonomik hareket de havada asılı duran şey değildir. Altında ya da üstünde sürekli koca bir dünya durmakta.
Yorumlar
Yorum Gönder