Ekonomide Yeni Dönem (2): Bir Toplantı ve Ötesi

"Rasyonalite" olarak tarif edilen sürecin temel unsurlarını anlama çabamızı sürdürüyoruz. Meseleyi anlamaya, rasyonellik tartışmasının oturduğu egemen felsefi - iktisadi (ve dolayısıyla toplumsal) zemini betimleyerek başlamıştık. ( Ekonomide Rasyonalite Neyi Anlatır? ) Hakim kavrama tarzı, görüngüyü teorize etmeye dayanıyordu. Elbette gerçeklikle kurduğu bir ilişki vardı ve olmak zorundaydı da. Ama bu, somutu tespit ederek değil, onu, faydacı bir yaklaşımla ele alıp ters yüz ederek işe başlıyordu. Bu tartışmanın tâli olduğuna katılmadığımızı vurgulamaya gereksinim olduğunu sanmıyorum. Aksine, etrafına örülü anlam ağlarını görmeye ve göstermeye çalışıyoruz. Ekonomideki eğilimleri anlamak için çok temeldir; ekonominin teorik çatısının orta noktasında yer almaktadır. Analitik, derinlikli düşünsel yollara gebedir. Ancak tam bu noktada, konuyu serimledikçe, geri dönüşler yapıp bu çatıyı aksayan yerlerinden tamir etme ihtiyacıyla yüz yüze kalıyoruz.


Her PPK toplantısından önce olduğu gibi faiz artışı kararının alındığı Haziran ayı toplantısıyla ilgili de çeşitli beklenti anketleri paylaşılmıştı. Şu tespiti yapmak önümüzü açacak; son toplantı nezdinde, politika faizinin düzeyi hakkında "piyasa beklentisi" diye bir şeyden bahsetmek saçmalıktır. Konuyla ilgili ne kadar ortalamayı temsil yeterliliğine sahip verilere sahip olursanız olun, sorun bu değildir; son süreçteki veri seti daima standart sapması yüksek bir veri seti olacağından tek bir beklenen değeri mutlak ölçüt olarak alıp yorumlayamazsınız. Oluş(turul)an bu farklı beklentilerin kökenlerine inmek lazım. Bu beklentilerin birbirleri arasında, bunlarla alınan karar arasında, bu kararla ekonominin genel dengesi arasında bağlantılar kurularak yol alınabilir. 

Beklenti anketlerinden, temelde iki ya da üç farklı beklenti kümesi elde edebiliriz. Bunları da yine alt kümelerine ayırmak her zaman mümkün olabilir elbette ama derdimiz açısından iki kümeye indirgenebilir. Birinci küme, politika faizinin %13-20 bandına yükseltileceği beklentisiydi. İkincisi daha 'şahin' bir beklentiyi içerir ve yer yer bu %40'lara kadar çıkabildi. Ekonomide 'rasyonaliteye dönüş'ten kastedilen biraz da budur. TCMB (Hükümet) ya faizi enflasyonun üzerine çekip reel faiz politikasını benimseyerek fiyat istikrarını sağlar ya da enflasyon ateşini harlamaya devam eder ! Kimi "İktisatçılar" için durum bu basitliktedir !

İkinci kümedeki faiz beklentileri, daha çok, Türkiye ekonomisini dışarıdan gözlemleyen uluslararası finans çevrelerinin başını çektiği çeşitli analizlere dayanmaktadır. Dünya pazarına açık kapitalist bir ekonomide, üstelik sermaye açığı olan bir ülkeden bahsediliyorsa, bu finans çevrelerinin değerlendirmeleri oldukça önemlidir. Söz konusu kurumların finansal raporları tarafından şekillenen bu tür beklentiler aslında şuna yöneliktir; TL cinsinden varlıkların göreli -nispi- değerlerini ölçmeye ve buradan hareketle bir yatırım stratejisi oluşturmaya çalışırlar. Yani piyasada herhangi bir alım - satım işleminde sıradan tüccar tarafından sorulan şu basit soruya dayanmaktadır; söz konusu varlıklar pahalı mıdır, ucuz mudur? Para politikasının seyrine ve politika faizi beklentisine bağlı olarak büyüme, enflasyon, işsizlik, kur düzeyi gibi temel makroekonomik değişkenler hakkında da bir beklenti oluşur. Ardından bu tespit ve beklentilere uluslararası fon akımlarının hareketleri eşlik edecektir. Bunda tuhaf bir yan yoktur.


Buraya gelinceye kadar kabataslak yaptığımız akıl yürütme ve çıkarımlardan şu anlaşılmış olmalıdır: Politika faizinin "gerekli" bir "toplumsal" (dolayısıyla "ekonomik") düzeyi yoktur. Toplumsal harekete böyle tek bir mutlak "gereklilik" "atanamaz". Belirleyici olan, ekonomideki farklı sektörlerin ve bununla ilintili farklı ekonomik aktörlerin farklılaşan ihtiyaçlarıdır. (ekonomik aktörler; siyaset, kamu ve sermaye içi ilişkileri düzenleyici otoriteler, sermaye örgütleri, işçi örgütleri... v.s.) 

Deyim yerindeyse, tıpkı para gibi para otoritesi de yansız değildir; "otorite" toplumsaldır. Onun yapmak istedikleri ve yapabilecekleri bellidir. "Yapabilecekleri" elindeki para politikası araçlarıyla kısıtlı bir dünyayı anlatmaz. Öyle olsaydı işimiz çok basitti. Ekonomiyi anlamak da oldukça basit birkaç denklemden ibaret hale gelebilirdi. Onu, kısıt altında hareket etmeye zorlayan şey ekonomik yapı ve hareketin bizatihi kendisidir. Bu yönüyle "teknik" değil, "ekonomik" bir süreç olarak karşımıza çıkar.


Sonraki yazı(ları)mızla, ekonominin yeniden dengelenme koşulları üzerine düşünüyor olacağız. İç ve dış ekonomik dengenin birbiriyle etkileşimi bağlamında neler olabileceğine yoğunlaşacağız. Bu, nasıl bir toplumsal karşılık üretebilir?

Yorumlar

Yorum Gönder